Her yıl binlerce çiftin başvurduğu tüp bebek yöntemi, yıllarca çocuk sahibi olma özlemi çeken ailelerin derdine çare oluyor. Yalnızca uzman hekimler gözetiminde ve standartlara uygun sağlık kuruluşlarında uygulanması gereken tüp bebek tedavisi, çoğu çift tarafından ‘’mucize’’ olarak algılansa da bu yöntemden olumlu sonuç almak için bilinmesi gerekenleri sizler için derledik:
1. Tüp Bebek Tedavisine Ne Zaman Başlanmalıdır?
Bebek sahibi olmakta zorluk çeken çiftlerin en çok sorduğu sorulardan biri de ‘’Tüp bebek tedavisine ne zaman başlamak gerekir?’’ sorusudur. 35 yaş ve altında, düzenli cinsel hayata rağmen bebek sahibi olamayan çiftler beklemeden tüp bebek yöntemine başvurabilir. 35 yaş üzerindeki çiftler için tedaviye başlamadan önce, 6 aylık bir bekleme süresi uygun olabilir.
2. Başvurulan İlk Yöntemin Tüp Bebek Olması Doğru Mudur?
İntertilite yani kısırlık sorunu olan yumurtlamayı uyarıcı bazı ilaçlar ve mikroenjeksiyon gibi yöntemler denendikten sonra tüp bebek tedavisine başvurmak daha doğrudur. Ancak 38 yaş ve üstünde olan, eşinde sperm sayısı yetersiz olan ve her iki tuba uterinası (tüpleri) tıkalı olan anne adayları doğrudan tüp bebek yöntemine başvurabilir.
3. Tüp Bebek Tedavisinde Başarı Oranı Nedir?
Tüp bebek tedavisinde başarı oranı, hastadan hastaya değişir. Bu noktada, hastanın yaşı, metabolizma hızı, vücut kitle endeksi; tedavi prosedürü boyunca takındığı tavır ve psikolojisi dahil pek çok parametre, söz konusu başarı oranını doğrudan etkiler.

4. Tüp Bebek Yöntemi Maksimum Kaç Defa Denenebilir?
Tüp bebek yöntemi –istisnalar dışında- ortalama 3 kez tekrarlanmalıdır. Çok sayıda denemenin ardından gebelik sağlayan çiftler olsa da, hastaların %95’inin, 3. denemeden sonra gebelik şansında artan bir ivme sağlayamadıkları kaydedilmiştir.
5. Tüp Bebek Tedavisinin Riskleri Nelerdir?
Tüp bebek tedavisinin riskleri arasında, özellikle çoğul gebeliklerde erken doğum ve dış gebelik vakaları sayılabilir. Ancak sanılanın aksine, tüp bebek tedavisi sonucunda dünyaya gelen bebeklerde doğumsal anomaliler, zeka geriliği ya da genetik rahatsızlıkların görülme riskinin, normal yollarla döllenen bebeklerle bariz bir farklılık göstermediği bilinmektedir.























