Gündelik hayatımızı daha renkli bir sıradanlığa kavuşturduğu için teknolojiye ne kadar minnet duysak azdır. İnternet Cumhuriyeti vatandaşlarının farklı bir rutini var artık. Otomatik refleksler, programlanmış tepkiler, öğretilmiş fikirler… Her şey daha hızlı, daha kısa ve daha çabuk olmak zorunda. Herhangi bir konuda fikir edinmek için sayfalarca yazı okumamız, fotoğraflara bakmamız, dakikalarca video izlememiz gerekmiyor. Fikrine önem verdiğimiz birinin Twitter’da veya Facebook’ta paylaştığı kısacık bir içerik yetiyor. Bir konuda tavır takınmak için ihtiyaç duyduğumuz malzemeyi, internetin o hızlı rutini bize sunuyor.

Siber dünyada, gerçek hayatımızda olmadığımız kadar çabuk inanıyoruz ve güveniyoruz. Doğruluğunu sorgulamaya ihtiyaç duymadan, sadece inanmak istediğimiz bir şeyse bunu yaymaktan çekinmiyoruz. Bir insan, herhangi bir konuda fikir sahibi olmak için nelere ihtiyaç duyar? Bilgiye mi? Yoksa önyargılar, çoğunluk psikolojisi ve programlanmış tepkiler yeterli midir?
Ben o yıllarda, yine Doğan Medya Grubu bünyesinde “.net” adında bir internet dergisini yönetiyordum. Trafiğe ilk çıkan sürücü acemiliğiyle internette tanımadığı insanlarla iletişim kurmaya çalışanların sakarlıkları gülünecek cinstendi. Bazı sohbet odalarında önceden sözleştiğimiz arkadaşlarla hararetli bir tartışmaya girip başkalarının katılmasını bekliyor, sonra oturup onları izliyorduk. Amerikan kovboy filmlerindeki bar kavgalarını hatırlayın.

“Alev savaşları” dediğimiz bir karambol içinde herkes birbirine sövüp sayıyordu. Sohbet odalarında başlayan bu gelenek forumlarda yaşamaya devam etti ve son birkaç yıldır Facebook, Twitter, sözlük siteleri ve haber sitelerinin yorum alanlarında devam ediyor bu alev savaşları. Linç kültürünün beslenmesi için de ideal ortamlar oluşturuyor. Bir kişiyi, kurumu, ırkı, bölgeyi veya düşünceyi tek cümleyle yargılayıp infaz etmek için gerçekten de internet gibisi yok.























