Bir süre önce, sosyal ağ efendilerinin (Facebook ve Twitter başta olmak üzere) ömrümüzü tüketmeye ant içtiğini düşünmeye başladım. Her ne kadar sunulan hizmetler, hayatımızı çevreleyen harikulade uygulamalar içten içe bir haz ve beraberinde büyük bir coşku getirse de, salim kafayla düşününce “benim burada ne işim var” sorusunu sorduracak kadar yabancılaştırıyor. Farkında mısınız bilmiyorum ama çok hızlı gidiyoruz. Facebook’un kısa süre önce duyurduğu ve aşamalı biçimde hizmete açtığı yeni hizmeti Zaman Tüneli (Timeline) ile niyetleri biraz daha belli oldu. Sadece yaşadığımız anı ve geleceği değil; geçmişimizi de istiyorlar. Tüm zamanlarımızla, her şeyimizle orada olalım ki hayatımızın kalanında konuşacak şeyler olsun.

Değişimi seviyorum. Fakat bu denli hızlı olması –belki de yaşımın ilerlemesinin bir kanıtı olarak- gözümü korkutuyor. Sevdiğimiz filmler, o filmlerin oyuncuları, o oyuncuların canlandırdığı karakterler, o karakterlerin en sevdiğimiz replikleri bu zaman tünelinde olsun diyorlar. Bir sohbet masasında imtina ederek söylediklerinizi, sırf pek çok arkadaşınız ortak diye; bir toplantıda veya arkadaş buluşmasında tanıştınız diye “arkadaş” listenize eklediğiniz kişilerin günün olağan akışı içinde öğrenmesi ne kadar doğal? Hemen şimdi Facebook profilinizi açın ve arkadaş listenizi hızlıca şöyle bir taratın. İlk bakışta adını ve görüntüsünü hatırlayamayacağınız, kim bu diyerek bir süre profilini karıştıracağınız kişiler var büyük olasılıkla. Kim onlar? Size ne kadar yakınlar? Hayatınızla, geçmişinizle, şu anınızla ve kişiliğinizin belki de arkadaş sohbetlerinin uzağına gitmeyecek detaylarıyla ne kadar ilgililer. O kişiyle bir masada oturduğunuzda, kendinizle ilgili bu detayları gönül rahatlığıyla söyleyebilecek misiniz?
Mahremiyet, yaz tatilinde çektirdiğimiz mayolu fotoğraflarımız değildir. Mahremiyet kafamızın, ruhumuzun içindekilerdir. Korkularımız, kâbuslarımız, travmalarımız, bize acı veren ve vermesinden çekindiğimiz her şeydir bir bakıma. En sevdikleriniz veya sevmedikleriniz, herkesin bilmesi gereken türden bilgiler arasında yer almıyor. Sokaktaki insandan farkı olmayacak mesafede duran birilerinin, sizin şu an ne amaçla ve ne şekilde kullanacağını kestiremediğiniz bilgilerinizi düzenli olarak kenara yazmadığından, sizin için bir defter tutmadığından asla emin olamazsınız. Ayrıca, bir insanın sizden nefret etmek için ne şekilde sebeplere sahip olacağını da bilemezsiniz. Eminim “kim benden neden nefret etsin, neden bana zarar vermek istesin” sorusunu geçiriyorsunuz aklınızdan. Bunu şu an bilemezsiniz. Öğrenmek için kaydedeceğiniz deneyim, eminim hiç hoşunuza gitmeyecektir.
Twitter ve Facebook gibi yaygın sosyal ağlarda kendimizi bu denli gönüllü biçimde açık etmek hiç öngöremediğimiz bazı kâbuslara sebep olabilir. Peki, çözüm ne diye soracak olursanız, naçizane birkaç önemli tavsiyem olacak: Bir fotoğrafı, videoyu, kendinizle veya yakınınızla ilgili bir bilgiyi sosyal ağlarda paylaşırken her defasında iki defa düşünün. Şayet Facebook ve Twitter gibi sitelerde kendinizle ilgili açık davranmayı tercih ediyorsanız, arkadaş listenizi gözden geçirin. Yeterince tanımadığınız kişileri çıkarın. Bırakın size darılsınlar. İstihbarat örgütlerinin 3-5 yıl öncesine kadar büyük masraf ve emekle elde ettiği bilgileri gönüllü olarak sunduğunuzu hatırlayarak, buna göre davranın. Unutmayın ki, hayatta size bir başka insandan daha fazla zarar verecek bir başka canlı yok. Ne yazık ki, “sadece paranoyaklar hayatta kalır” sözüne bazen hak veriyorum.























